30 Kasım 2012 Cuma




Doritos Peynirli



Ofisten çıktığında saat 7'yi göstermiyordu bile. Hiçbir zaman işten çıkma saatlerinde bir standart sağlayamadı. Zaten standart kelimesinin hayatında kapladığı tek alan, nasılsın? sorusuna verilen cevaptı. Otobüs, tren, metro ve bir de büs'lüsü falan neyse de dolmuşta ayakta gitmekten nefret ettiği için yirmi dakika yürüyüp, mavi tenekelerin kalkış noktasına vardı. Yaş ortalaması 15-75 aritmetiğinden 45 olan kuyrukta, yarısını israf edeceği sigarasını yaktı. Neriman Abla yine kuyruktaydı ve soğuk havayla karışmış sigara dumanına aynı do'yu  basarak üflüyordu. Sitem üflemesi değildi bu üstüne doğru gelen dumanı dağıtmaya bayılıyordu kadın. Azıcık kırıktı herhalde, zaten ondan demişti ya Neriman diye.

Yine aynısı olmuştu. Zamlarıyla baş edemediği Winston marka soft kalibreli sigara, yarısına geldiğinde dolmuşun kapıları açıldı. Tam sigarayı söndürüp adımını atacakken bir duman halkası bırakıp vazgeçti. Sağ adımı havada, geri döndü ve geldiği yolu kullanırken attığı adımların tersini izlemeye karar verdi. Güzel bir çalışanı var diye kendisine iki kilo aldıran Amerikan tabancası Burger King'in önüne gelinceye kadar ne geçen bir saatin farkındaydı ne de nereye gittiğinin. Kış akşamı olmasa keşke dedi. Bir Ocak çocuğuna göre çok da haksız sayılmazdı hani. Nenesinin dediğini hatırladı birden. ''İnsan nankördür, ben dünyanın götüne parmak atmış kadınım''. Alzheimer'a yakalandıktan sonra her söylediği de mantıklı olmuyordu zaten yaşlı kadının. Bütün bu düşüncelere soğuk havaya verdi, bu teslimiyetin ardından okkalı bir küfür edecekken nereye gitmesi gerektiğini buldu. Adımlarını hızlandırdı çünkü yaklaşık iki saati gereksiz düşünceler ve sokaklarla geçirmişti.

Metroya binmek için karşıdan karşıya geçerken, yaya yollarından neden nefret ettiğini hatırladı; bir tanıdıktan kurtulabilmek imkansızdı. Acaba bu kez bir mucize olur mu derken yine olmadı zaten mucize mitolojide kalmıştı. Bütün kelimeler samimiyetsizleşirken önde flama taşıyanı ''canım, nasılsın?'' sorusuna verdiği cevapla kendi sesini hatırladı. Bu yüzden seviyordu ya yalnız geçen ofis saatlerini; en azından bir şeyi unutabiliyordu. ''İyiyim canım sen nasılsın?''la klasik bohemliğinde devam eden bu dünya küçük yer agaaa karşılaşması, vedalaşmanın arkasından gelen bir seslenişle değişiyordu:

-Araaaas! Tuana seni sordu bu arada.

Beynine çok da sevmediği rap müziğin bir şarkısı yerleşiverdi. 'Al bir de buradan yak sadrazamın ikram'

25 Kasım 2012 Pazar


Ben bir gün birine evlenme teklif edeceğim. Aklımda hiçbir sürpriz yok. O kadın karşımda rakı içiyor olacak. Ben de onu bir kez daha seviyor olacağım. Bana bir şarkı söyleyecek, sonuna kadar dinleyip hayatımın kadını olmasını isteyeceğim. Kabul ederse beraber, etmezse ben kendim getiririm şişenin dibini...

15 Kasım 2012 Perşembe


''Bir sonbahar akşamı görmüştüm onu daha önce gördüklerime hiç benzemiyordu. Neye, ne kadar üzülüyordu bilmiyorum ama kısacık ömrüne neler sığdırdı acaba diye soramadım edemedim kendi kendime. Usulca yanaştım ürkekti, sanki aynada kendisini ilk defa gören yavru kedi...'' gibi bayağı, bilindik, silik bir cümle kurmak isterdim. Sonra bunca cümlenin içinden 'neler sığdırdı acaba' yı seçtim...


İnsan okuyamadığı ve hiçbir zaman baş rolü olamayacağı bir hikayeyi sever mi diye soruyordum kendime. Sonra kendimden kaçmaya çalışırken, gereksizler listeme eklediğim bir ofis akşamı dinledim bu şarkıyı. Ne bir tek kelimesini biliyorum ne de söyleyen sesi seksi ablanın neye benzediğini. Bilmek istediğimden de emin değilim. Büyülendim. Vardır bir panzehiri; olmadığını da görmedim zaten.